Yapay Zekâ ve Etik: Geleceğin Sınırları
Yapay zekâ ve etik arasındaki ilişkiyi, günümüzdeki sorunları ve gelecekteki belirsizlikleri inceliyoruz.
Yapay zekâ, 1950-1960 yıllarında bazı tanımlamalarla gündeme gelmiş olsa da, asıl etkilerini ve hayatımızdaki yerini 2010 sonrası dönemde daha belirgin bir şekilde hissetmeye başladık. Özellikle son zamanlarda, sınırlı bir şekilde de olsa, tüketicilere ücretsiz sunulması, bu teknolojinin getirdiği soruları gündeme taşıdı. Teknolojinin hızlı gelişimi, insan-dışı bir varlığın hayatımıza müdahale etme hakkı konusunda ciddi tartışmalara yol açtı. Bazı kişiler, teknolojiyi reddetmeyi bilimin inkârı olarak değerlendirirken, diğerleri ise insan faktörünün göz ardı edilmesinden endişe duymaktadır. Kendi mesafeli duruşuma ve ‘Yapay Dumrul’ olarak adlandırdığım görüşüme fazla değinmeden, her iki görüşün de haklı olduğu noktalar bulunduğunu belirtmek isterim. Bu yazıda yapay zekâ ve etik arasındaki sınırları keşfetmeye çalışacağız. Kuçuradi’nin, “Yüzyılımızda etiğin ortaçağını yaşadığı söylenebilir,” ifadesiyle başlamak istiyorum.
Tarih boyunca bilimsel ve teknolojik yenilikler, ilk ortaya çıktıklarında farklı görüşlerin oluşmasına neden olmuştur. Bir kesim, bu yenilikleri heyecanla savunurken, diğerleri endişe ile yaklaşmış ve potansiyel tehlikeleri vurgulamıştır. İki görüş arasındaki temel ayrım, yeniliğin mevcut durumu ile gelecekteki olası sonuçlarıyla ilgilidir. Bu endişeler genellikle “vahim sonuçlar” kavramıyla ilişkilendirilmektedir. Fiziksel olarak gözlemlenen yenilikler, artık sanal bir boyut kazanmıştır; işte bu boyut yapay zekâdır.
Son günlerde Çin’de gerçekleştirilen robot kung-fu gösterilerine değinmek istiyorum. 2025 ve 2026 yıllarında yapılan gösterilerin ilki, sınırlı hareketlerle gerçekleştirildi. Ancak bu yılın başındaki gösteri, bir güç gösterisine dönüştü. Robotlar, ilk ortaya çıktıklarında oldukça ilkel bir görünüme sahipken, 2026 yılında sporcularla senkronize hareket eden, son derece esnek ve gelişmiş bir seviyeye ulaştı. İzleyicilere keyif veren bu gösteri, robot teknolojisinin gelecekteki potansiyelini ve savaşlardaki güç dengelerini nasıl değiştirebileceğini sorgulatmaya başladı. Ancak bu gelişmeler, gelecekteki belirsizlikleri de beraberinde getiriyor ve görüş ayrılıkları burada ortaya çıkıyor.
Yapay zekânın yakın döneme ait bir kavram olduğunu belirtmiştik. Bu bağlamda, henüz ne olduğu tam olarak tanımlanmadan, olumlu ve olumsuz yönleri yeterince değerlendirilmeden ahlaki çerçevesinin çizilmesi zor görünmektedir. Feldman’ın ifadesiyle, “Bir yargıyı ahlaki yargı haline getiren ya da bir buyruğu ahlaki yapan şeyin ne olduğunu söylemek kolay değildir.” Bu zorlukları aşmak için yapay zekâ ve sonuçlarını ahlaki bir çerçeveye oturtmaya çalışacağız. İlk olarak, normatif etik kavramının tanımını ele alalım. Feldman, “Normatif etik, ahlaki olarak doğru eylem hakkındaki en temel ilkeleri keşfetme, formüle etme ve savunma girişimidir,” demektedir. Ahlaki sınırların belirlenmesi konusunda eleştiriler getiren Feldman, etiği tanımlama konusunda bize yardımcı olabilir. Modern insan, eylem faydacılığı ve kural faydacılığı üzerinden ahlaki sınırları çizmeye çalışırken, egoizm kavramını da değerlendirmiştir. Ancak teorik olarak egotizm ve egoizm arasındaki fark, egoizmi ahlak kavramı haline getirmeye yetmemektedir. Bu açıdan, Feldman’ın eleştirdiği Kant ahlakındaki “kendinde amaç” kavramı daha yakın bir duruş sergilemektedir. Kendiliğinden kötü olan bir eylemin uygun bir davranış olmadığını biliyoruz; toplam fayda ve hedon değeri gibi araçlar, bir eylemi meşrulaştırmak için yeterli değildir.
Yapay zekânın günlük hayata sağladığı kolaylıklar arasında zaman kazanma, pratik fayda ve bilgiye ulaşım hızı gibi avantajlar bulunurken, kişisel verilerin gizliliği, önyargı ve şeffaflık gibi sorunlar da karşımıza çıkmaktadır. Sanal ortama yanlış veya art niyetle yüklenen yanıltıcı bilgiler, kullanıcıları kalıcı olarak yanlış yönlendirebilir. Özellikle veri toplama ve değerlendirme süreçlerinde yapay zekânın etkin hale gelmesi, çeşitli endişeleri beraberinde getirmiştir. Yapay zekâ sistemleri, kendilerine verilen görevleri tam anlamıyla karşılamayan hatalı sonuçlar üretebilir ve bu sistemlerin nasıl sonuç ürettiği genellikle şeffaf değildir.
Yapay zekânın yaygınlaşmasıyla birlikte kişisel verilerin korunmasında gizlilik ihlalleri daha sık ortaya çıkmakta ve kişisel gizliliğin korunması her geçen gün zorlaşmaktadır. Yapay Zekâ Tüzüğü, 1 Ağustos 2024 tarihinde yürürlüğe girecek ve 2 Ağustos 2026 tarihinden itibaren genel uygulama alanı bulacaktır. Yasal çerçevenin henüz Avrupa’da bile tam olarak belirlenmediği bir ortamda, ortaya çıkan belirsizliklerin etik sorunlara yol açmaması düşünülemez. Hızla günlük hayatımıza entegre olan bu kavram, kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte hem yasal hem de etik boyutlarıyla daha fazla gündeme gelecektir.
Tanımı ve yasal sınırları net bir şekilde belirlenmemiş bir kavramın etik boyutunun hangi noktalarda karşımıza çıkacağını öngörmek zordur. Ancak genel ahlaki çerçeveler üzerine çözüm önerileri sunmaya çalışabiliriz. İlk bakışta, etiği ilgilendiren iki aşama bulunmaktadır: verilerin oluşturulma aşamasındaki etik boyut ve paylaşım aşamasındaki etik boyut. Günlük hayatta karşılaşacağımız bu yeni durum için Bergson’a kulak verebiliriz. İslam anlayışındaki ‘kalbine danış’ düsturu ile benzerlik göstermesi dikkat çekicidir. “Özel bir durumda iradenin esinlendiği saiklerin, her durumda geçerli evrensel yasalar tarafından tasvip edilip edilmediğini ya da ayıplanıp ayıplanmadığını bilincine sor,” diyor Bergson. Bilinç, kişisel bilgilerin gizliliği, kullanıcıların bilgilendirilmesi, kişisel haklar ve henüz oluşturulmamış cezai şartların evrensel ahlaki şartlara uygunluğu konusunda bize neler söyleyebilir? Kullanım yaygınlaştıkça, bu maddeleri artırmak ve derinleştirmek gerekecek ve yasal koşullar ile etik kavramı birlikte olgunlaşacaktır.
Son olarak, yapay zekânın kullanımı ve günlük hayata müdahalesi öne çıksa da, asıl üzerinde durmak istediğimiz konu paylaşım ve edebi/ticari boyuttur. Bu açıdan, yapay zekâ etiğini intihalle birlikte değerlendirmenin doğru olacağını düşünüyoruz. Ortaya çıkan ürün, değerlendirme veya yorumun sahibinin kim olduğu, hangi kaynaktan alındığı ve bunun getirdiği telif/etik yönü, önümüzdeki dönemde daha çok tartışılacak gibi görünmektedir. Sosyal medya, sanatsal ürünler ve edebi eserlerde gördüğümüz, “Bu görselin oluşturulmasında yapay zekâdan faydalanılmıştır,” veya “efekt kullanılmıştır,” ifadeleri, önemli bir adım olarak değerlendirilmeli ve etik yönüne vurgu yapılan bu uyarıların yasal zemine oturması gerektiği düşünülmektedir.




