Mustafa Uçurum’un ‘Uçurumda Bir Gömü’ Eseri Üzerine

‘Uçurumda Bir Gömü’, Mustafa Uçurum’un kısa öykülerinden oluşan yeni kitabı, derin anlamlar ve gözlem gücüyle dolu.

Rukiye Saran Aydın’ın kaleminden

Mustafa Uçurum, edebi kariyerinde önemli bir birikime sahip. Uçurumda Bir Gömü adlı eseri, kısa bir süre içinde üçüncü baskısını yaptı ve otuz öyküden oluşuyor.

Yazar, edebiyatın farklı alanlarındaki yetkinliğini kısa öykü yazımında da gösteriyor. Daha önce çeşitli dergilerde yer alan öykülerini beğenerek okumuştum; bu yeni eserdeki öyküler de benzer bir derinlik ve anlam zenginliği taşıyor. Kısa ama etkileyici, zengin çağrışımlara sahip öykülerle karşılaşıyoruz.

Uçurum, günlük yaşamın sıradan insanlarının küçük anlarından derin anlamlar çıkararak öykülerini kurguluyor. “Püsküllü” adlı öyküsünde, duyguların yoğun bir şekilde ifade edildiği şu satırlar dikkat çekiyor: “Hemen ellerini uzattı aleve doğru. Yüzüne sıcak bir huzur indi. ‘İyiymiş yeriniz,’ dedi. İsli çaydanlıktan bir çay aldı. ‘Bere oğlunun değil mi?’ dedim. ‘Nerden bildin?’ dedi. ‘Bilirim’ dedim gülerek. ‘Gerçekten yav nereden bildin?’ dedi. ‘Ben de bir aralar aslanlı yastık taşırdım yanımda. Oğlum gibi kokardı yastık. Yolculuk boyunca onunla sarılıp yatardım.’ ‘Ne oldu şimdi yastık?’ dedi. Oğlum büyüdü, yastık eskidi. Artık oğlumla görüntülü konuşuyoruz. Onun gözündeki ışıltıyı görüyorum ya bana her yer huzur ülkesi oluyor.’

“Manav” adlı öyküsünde, köy ve şehir arasında gidip gelen bir karakterin yaşamındaki çatışmayı gözler önüne seriyor: “Bu kadar ev, bu kadar araba, insan, kalabalık, gürültü arasında nasıl yaşanır ki? Saklambaç oynansa kimse kimseyi bulamaz. Oyun bir ömür sürer gider. Kimse kimseyi sobeleyemez.”

Bazen anlatıcı, çocukluk anılarına dönüş yapıyor; “Kırmızı Papyon” öyküsünde olduğu gibi. Bu öyküdeki satırlar, çocukluk dönemine dair bir okul anısını canlandırıyor: “Okula gider gitmez öğretmenin yanına gitti. Bütün elbiseleri bulduğunu söyledi. ‘Papyonu bulamadık’ dedi. ‘Papyon olmadan koroda olman imkânsız,’ dedi öğretmen. Okuldan çıkınca eve gitti soluk soluğa. Ne yapıp edip o papyonu bulmalı diye geçirdi içinden.” İlerleyen bölümlerde, okuyucular gözyaşlarıyla birlikte gülümsemeye de davet ediliyor: “Babamı beklerken dalıp gitmişim. Rüyamda kocaman bir kırmızı papyona binip uçan halı gibi papyonda seyahat ettiğimi, papyonu gören herkesin hayranlıkla bize baktığını hatırlıyorum. Bir ara papyon kanat çırpmaya başlıyor, yükseliyoruz taa bulutlara kadar.”

“Bi’ Polar Alabilir miyim” öyküsünde ise yazar, kelimelerle oynamayı sevdiğini gösteriyor. Burada, iki anlamı olan “bi’ polar” kelimesini ustaca kullanıyor: “Garsonu çağırdı kadın, ‘Bi’ polar alabilir miyim, üşüdüm,’ dedi.” Öykünün ilerleyen kısımlarında, “Masadakiler edebiyatı, şiiri bir tarafa bırakıp bipolar bozukluk üzerine konuşmaya başladılar. Şahit oldukları olayları anlatmaya başladılar.”

“Çizgi” adlı öyküsünde ise ‘çizgi’ kelimesinin vurgusuyla ritmik bir anlatım oluşturuyor: “… Al sana bir çizgi daha. Yolda çizgi, yüzde çizgi, gül yaprağında çizgi. …Bir çizgi nasıl da alt üst etti beni. Çizgi işte, hayat gibi, çekip giden ömür gibi çizgi…” Öykünün sonunda, derin anlamlar taşıyan çizgiyi şu cümlelerle ifade ediyor: “Bir çizgi şart. Doğru bir çizgi. Köyün havası gibi, şu yolun kıyısında akan kanal suyu gibi berrak bir çizgi…”, “Emir kesin; emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”

Yazar, birçok öyküsünde doğanın ve köy yaşamının özlemini hissettiriyor. “Yansıma Sesler Korosu” öyküsünde bu özlem açıkça ifade ediliyor: “Kim ne derse desin köylerdeki kağnıların yolculuğuna hep imrendim ben. Hiç acelesi olmayan hayvanların ağır adımlarla çektikleri o kağnılara bineceksin, çiçekleri selamlayarak kuş seslerini, cırcır böceklerinin şarkısını dinleyerek yol alacaksın. Bir de o kağnının sesi mutlaka olacak…” Ayrıca, çarpık kentleşmeyi ve hızlı şehir yaşamını eleştiren göndermeler de mevcut. “Kentsel Yenişim” öyküsünde, “… Camiler arasındaki mesafe kalkıyor ortadan. Her yer iç içe oluyor ama kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Betonun soğukluğu insanların yüzüne vuruyor. Bunu da kaydettim, beton, yüz soğuk… Helal sana. Yaşanan kentsel dönüşüm değil, kentsel yenişim. Asıl bunu kaydet işte. Yenile yenile yenişiyoruz. Var mı sözlükte böyle bir söz? Yoksa da ben dedim gitti.”

Bazı öykülerinde geçmişin edebi ustalarına da göndermelerde bulunuyor. “Rahatı Kaçan Şair” öyküsünde, “Özdemir Asaf yine yalnızdı. Kuşlar bile yoktu yanında. Öylesine münzevi. Durdu şairin karşısında ‘Yalnızlık paylaşılmaz diyorsun da baba ne olacak benim bu tenha halim… Bakma öyle kalabalık gezdiğime. Ben öyle bir yalnızım ki düşman başına,’ dedi…” İlerleyen satırlarda, ustalardan bahsetmeye devam ediyor: “Melih Cevdet Anday öyle sert baktı adama. Adam hiç korkmadı, çekinmedi. ‘Bu dünyada sadece ağaçların mı rahatı kaçar baba, ya benimki… Renksiz bir adam oldum. Terk edilmek değil de düşlerim de elimden kayıp gitti baba,’ dedi. Saygıyla şairin önünde eğildi.”

Yazar, insanların acılarını derinlemesine hissettiren öyküler kaleme alıyor. “Bir Gün Dönülecek Halep’e” adlı eseri, göç ve savaş temalarını işliyor. “Bomba sesleri hâlâ kulaklarında Ömer’in. ‘Allah’ seslerine karışıyor bomba sesleri. Bir mahzendeler, sesler yine de sanki yanlarında gibi patlıyor. Uçak sesleri hiç eksik olmuyor. Sesler, dualar, aminler, feryatlar. Bu uçaklar canavar gibi. Geliyorlar ve her yeri alt üst ediyorlar. Katil bir uçak, katil bir namlu, dünyayı tersine çeviren dünyanın gözü dönmüş zalim güçleri. Gün gelecek hepsi de ters yüz olacak. Dua olacak, ebabil olacak avuçlardaki taşlar, zalimin zulmüne doğru akın akın savrulacak.”

“Anarşist Domates” adlı öyküsünde, anlatıcı, darbenin toplumsal yıkımını şu anlamlı satırlarla ifade ediyor: “Dedemin alıp götürülüşünün ardından beş gün geçmişti ki babam hadi bir bakalım deyip tarlaya götürdü beni. Hiçbirimizin canı tarlaya gitmek istemiyordu ama tarladaki her şey dedemin emeğiydi. Tarlaya yaklaştık. Bir gariplik olduğunu uzaktan fark ettik. Tarlaya girdiğimizde bir de ne görelim; anarşist domateslerin olduğu yerlerin hepsini altını üstüne getirmişler, bütün domatesleri yolup koparmışlar, anarşist domatesleri ezmişler, tarlamızı savaş alanına çevirmişler. Babam domateslerin ortasına geçti diz çöktü, öyle bir ağladı ki… Aylardan Eylül’dü. Hava serinlemeye başlamıştı. Babamın göz yaşlarıyla buz kesti her yer. İçim titredi. Büyüyünce asker olamayacağım, dedim içimden, olmayacağım.”

Mustafa Uçurum, Anadolu irfanını yansıtan dergilerle sürekli etkileşim içinde. Her ay düzenli olarak dergi şöleni hazırlayarak yazmaya devam ediyor. Eserleriyle edebiyat dünyasına katkı sunmaya devam eden Uçurum’a nice başarılar diliyoruz.

Uçurumda Bir Gömü

Mustafa Uçurum

Şule Yayınları

160 s.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu