Saygın Vatandaş: Köklerine Dönüşün Getirdiği Çatışmalar
Saygın Vatandaş filmi, Daniel Mantovani’nin köklerine dönüş yolculuğunda yaşadığı içsel çatışmaları ve toplumsal eleştirileri ele alıyor.
“Yazar olmak için üç şey gereklidir; kâğıt, kalem ve kibir. Biz yazarlar egoist, kibirli ve bencil insanlarız.”
“Sanatçıların sorgulaması ve şaşırtması gerekiyor. Bu yüzden bir sanatçı olarak ulaşabileceğim son noktaya gelmekten pişmanlık duyuyorum.”
Gaston Duprat ve Mariano Cohn’un 2016 yapımı Saygın Vatandaş filmi, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Arjantinli yazar Daniel Mantovani’nin (Oscar Martinez) edebi dünyasına, geçmişine ve yaşadığı entelektüel krizlere odaklanıyor. Kırk yıl boyunca uzak kaldığı doğup büyüdüğü Salas kasabasına dönüşü, onun için tam bir kabusa dönüşüyor. Edebiyatın sınırsız dünyasında istediği gibi yazma özgürlüğüne sahipken, filmde başkaları tarafından kurgulanan bir karaktere dönüşen Mantovani, kontrolü dışında gelişen olaylarla dolu bir yolculuğa çıkıyor.
Nobel Edebiyat Ödülü’nü sert bir dille eleştiren Mantovani, entelektüel ile toplum arasındaki çelişkilerin ve tutarsızlıkların bedene bürünmüş hali olurken, kendini beğenmiş tavırlarını tevazu maskesiyle gizlemeye çalışıyor. Yönetmenler, Mantovani aracılığıyla yeniliğe kapalı toplulukların eleştirisini yapıyor ve bunu onun doğup büyüdüğü kasaba üzerinden yansıtıyor.
Mantovani, filmde açıkça dile getirmese de kendi memleketinden son derece utanıyor. Yerel halkın sanat ve edebiyat konusundaki kayıtsızlığı, onun alçak gönüllülüğüne rağmen onu çileden çıkaran en önemli nedenlerden biri. “Ne ben geri dönebilirim ne de karakterlerimi oradan çıkarabilirim” sözü, bu durumu net bir şekilde ortaya koyuyor.
Mantovani’nin aydın ile halk arasındaki derin uçurum, ona göre dar kalıplara hapsolmuş bir dünyada yaşayan diğerleriyle olan çatışmayı daha da derinleştiriyor. İlk karşılaşmada entelektüel bir yazar olarak görülen Mantovani, aslında onlara göre bir ötekidir. Ötekilerin birbirlerine olan karşıtlığı, yazar halkın arasına katıldığında daha da belirgin hale geliyor. Her ne kadar köklerine dönme izlenimi verse de, gerçek bu değildir ve her iki taraf da bunu bilir. Mantovani, bu nedenle halk tarafından kabul edilmez; onlara göre kibirli ve oraya ait olmayan biridir.
Kurmaca ile Hesaplaşmak
Filmde, Mantovani’nin yazarlık evreni, kendi hikayesi ve filme konu olan hikaye olmak üzere üç farklı kurmaca katmanı oluşturuyor. Başka bir deyişle, film kurmaca içinde kurmaca inşa ediyor. Mantovani’nin yazın dünyasında yeniden kurguladığı karakterler, aslında onun kendisi ile gerçek dünya arasındaki mesafeyi ve diyalogu temsil ediyor. Her yazar gibi o da hayata karşı duyduğu memnuniyetsizliği ve itirazı yazıyla ifade etmeyi tercih ediyor. Ancak kurduğu dünyada kendi imparatorluğunu yaratmış gibi görünse de, gerçek hayatın sunduğu olanaklar olmadan bunu başaramaz. Bu nedenle, hayatın sunduğu tüm kurmaca dünya, gerçeklikle çatışan bir paralel evren oluşturuyor. Mantovani, içsel çatışmasını edebiyat ve sanat gibi araçlarla dışa vurmak istiyor.
Mantovani, kökleri, geçmişi ve hafızasıyla ilgili bir hesaplaşma yaşıyor. En büyük ödülünü kazanmış ve dünyaca ünlü bir yazar olmasına rağmen, sosyo-ekonomik etkenler ve kapanması zor boşluklar onun için sorun teşkil ediyor. Kendi köklerini terk etmesi, yerel halk tarafından reddedilmesine neden oluyor. Mantovani ve Salaslılar arasındaki saygı azaldıkça, dışlanma hissi ortaya çıkıyor.
Kasabada herkes sabit bir toplumsal statüye sahipken, Mantovani’nin başarıları tahammül edilemez bir durum haline geliyor. Kasaba halkı, onu hainlikle suçlarken, bu durum onun kompleksiz olmadığı anlamına gelmiyor. Mantovani, varlıklı olana karşı halkın tarafında olduğunu iddia etse de, Nobel Ödülü’nü krallardan almış olması bu iddiasını çelişkili hale getiriyor. Salas’ın hikayesini dünyaya satması, kasabalıların nefretini artırıyor.
Kasabayı terk eden Mantovani, kırk yıl sonra geri döndüğünde her şeyin aynı kaldığını görür. Salaslılar, onun zenginliği için kasabaya borçlu olduğunu düşünürken, Mantovani, kasabanın tanınmasını sağladığı için onlara alacaklı olduğunu savunuyor. Babasının cenazesi için bile geri dönmemiş olması, onun içten pazarlık yaptığını gösteriyor. Salas’a dönüşü, yıllardır süren yaratıcılık krizinden kurtulma çabasıdır. Tüm yaşadığı zorluklar ve filmin sonu, bu hikayenin en ideal yansımasıdır. Mantovani, gerçek hikayelerin yaşandığı coğrafyaların öykülerini, bu haksızlıklara sebep olanlara satmaya çalışan bir tüccar olarak karşımıza çıkıyor.
Kendi Gerçekliğinden Kopmak
Film, küresel kültür endüstrisi içinde prestijli ödüllerin gerçekten bir yetenek ve ustalıkla mı kazanıldığı, yoksa kökleriyle sorunlu olanların bu çarka dahil edilerek sözde saygınlık kazandığına dair bir tartışma açıyor. Bu ödüllere layık görülenlerin, Batı’nın üstünlüğünü kabul etmeden kendi kültür ve medeniyetlerine saldırmadan ödül alamadıkları herkesin malumu. Küresel ölçekteki tüm bu ödüller, “ödül alan” ile “öteki dünya” arasında net bir ayrım yaratıyor.
Hegemonik kültür endüstrisinin ideolojisi tarafından ödüle layık görülen her birey, kendi özgün değerlerini Batı’ya şikayet etmeden ödül alamaz. Mantovani karakteri, ödül almayı kariyeri için bir düşüş olarak görse de, bu ödülden vazgeçmeyen bir zihniyetin temsilcisidir. Onun kasabaya dönüşü, tam anlamıyla bir aydın yabancılaşmasının hikayesidir.
Yazar Mantovani, aldığı ödülü küresel dünyanın genel bir beğeni aracı olarak görür ve bu nedenle tatmin olmaz. Kendi dünyasında kasabasından hiç ayrılmamış gibi görünse de, söyleyecek bir şeyi kalmadığı için orayı tekrar bir çare olarak görür. Ancak ödül, onu hayal ile gerçek arasında asılı kalan bir zihne ve her yerde yabancı bir yazar haline getirir. Filmin açılış sahnesindeki Nobel konuşması, küresel kültür endüstrisine yönelik bir eleştiri olarak algılansa da, bu eleştiri sadece yazarı değil, aynı zamanda bu sahte prestije aldanan okuyucuları da sorgulamaya davet eder:
“Nobel Edebiyat Ödülü’nü almak konusunda iki farklı duygu hissediyorum. Bir yandan gururum okşandı, ama diğer yandan bu acı duygu içimde çok daha ağır basıyor. Bu tür onay kararları, bir sanatçının çöküşüyle doğrudan ilişkilidir. Bu ödül, eserlerimin kişilerin zevkleriyle aynı görüşte olduğunu kanıtlıyor. Ben sizin için en konforlu sanatçıyım ve bu konforun her sanat eserinde bulunması gereken ruhla çok az ilgisi var. Sanatçıların sorgulaması ve şaşırtması gerekiyor. Bu yüzden bir sanatçı olarak ulaşabileceğim son noktaya gelmekten pişmanlık duyuyorum. Ancak hissettiğim en kalıcı duygu, gururuma yediremediğim ve beni kızdıran, yaratıcı macerama son vermeye karar verdiğiniz için size teşekkür etmektir, ama lütfen bunları söyleyerek sizi suçladığımı düşünmeyin. Gerçek bu değil. Burada suçlanacak tek kişi var, o da benim. Çok teşekkür ederim.”




