Torino Atı: Sonsuz Döngüdeki Esaretin Derinliği
Torino Atı, insanın sonsuz tekrar döngüsündeki esaretini ve Nietzsche’nin felsefesini derinlemesine inceliyor.
“Yaşamak Acı Çekmektir, Ancak Hayatta Kalmak Acıda Anlam Bulmaktır”
“Sinsi, alçakça bir savaşla ele geçirdiklerinden beri,
her şeyi adileştirdiler.
Her neye dokundularsa ki her şeye dokundular, onu değersizleştirdiler.”
Friedrich Nietzsche, İtalya’nın Torino kentinde bir otel odasından çıktığında, bir taksi sürücüsünün atıyla yaşadığı sorunu gözlemler. At, sürücünün tüm çabalarına rağmen hareket etmeyi reddederken, sabrı tükenen sürücü atı kırbaçlamaya başlar. Bu acımasız duruma tanık olan Nietzsche, atın boynuna sarılarak hıçkırarak ağlar. Olayın ardından bilinç kaybı yaşar ve uzun süre odasına kapanır. Bu deneyim, Nietzsche’nin derin bir bunalıma girmesine ve intihara sürüklenmesine neden olur.
Bela Tarr‘ın Torino Atı (2011) filmi, Nietzsche’nin yaşadığı bu olaydan yola çıkarak, kırsalda yalnız yaşayan bir baba ve kızı etrafında dönen hikayeyi ele alıyor. Film, karamsar bir atmosferde, Nietzsche’nin akıl sağlığını kaybetmesinin ardından yaşananları anlatıyor. Sürücü ve kızının yoksulluk içindeki yaşamları, sessiz bir kabullenişle dolu sahnelerle resmediliyor. Nietzsche’den ilham alan metaforlar barındıran bu hikayede, karakterlerin yaşamları neredeyse kayda değer bir olay içermiyor.
Baba, huzursuz bir şekilde pencereden dışarı bakarken, kızı evde yemek yapıyor, kuyudan su çekiyor ve her akşam gaz lambasının titrek ışığında birlikte oturuyorlar. Hayatlarındaki monotonluk, her gün aynı şekilde devam ediyor. Konuşmalar neredeyse yok denecek kadar az; sanki kelimeler evlerinden kaçmış gibi. Sürekli tekrarlanan acı bir sessizlik, kayıtsızlık ve irade eksikliği, onların yaşamının bir parçası haline gelmiş.
Bela Tarr, bu anlatımla Nietzsche’nin Bengi Dönüş felsefesine bir gönderme yapıyor. Nietzsche, Şen Bilim adlı eserinde, yaşanan hayatın sonsuz kez tekrar edileceğini belirtirken, her acı ve her neşe ile birlikte varoluşun ebedi bir döngüde olduğunu ifade eder. Ona göre, yaşamak acı çekmektir ve bu acı içinde anlam bulmak için mücadele etmeliyiz. Tarr, bu sonsuz tekrarın en karamsar halini sunarken, Nietzsche’nin dediği gibi, esaretten kurtulmak için dizginleri ele almamız gerektiğini vurguluyor.
Esaretten Çıkış Yolu
Baba Ohlsdorfer, her gün atı dışarı çıkarıp kaybolmaya çalışıyor. Bu, karakterlerin içinde hâlâ bir umut olduğunun göstergesi. Ancak her seferinde alıştığı konfor alanına geri dönüyor. Kızı ise pencereden dışarıyı izleyerek bir değişim umuduyla bekliyor. Fakat her ikisi de bu sürekli esaret içinde sıkışıp kalıyor. Film, karakterlerin üzgün ve yıpranmış yüzlerini yakın çekimle göstererek, insanın ruhsal durumunu gözler önüne seriyor.
Film, bu boş varoluşa karşı insanın zihnini ve tutumunu değiştirme çabası gerektiğini vurguluyor. Komşu Bernhard, onlara kısa bir süre de olsa bu monotonluktan kurtulma fırsatı sunuyor ve insan ile Tanrı üzerine uzun bir tirat yapıyor. Bernhard’ın konuşması, insanın kendi benliği üzerindeki yanılgılarını ve bozulmuş dünya üzerindeki etkilerini sorguluyor. Bu bağlamda, insanın anlamsızlığa düşmesi ve harekete geçmek yerine bir kurtarıcı beklemesi, Nietzsche’nin Hıristiyanlıktan umudunu kesmesiyle ilişkilendiriliyor.
Tarr, atı betimlerken insanın çöküşünü ve esaretten kurtulma çabasını da ele alıyor. Filmdeki “kırbaçlanan at” sahnesi, insanın esaretten kurtulma çabalarını boşa çıkaran bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Bu sahne, insanın yazgısını değiştirme imkânının yokluğunu derin bir metaforla ifade ediyor. Kızın İncil’i okurken kelimelerin anlamını yitirmesi, insanın ruhunun öldüğünü ve cesede dönüştüğünü simgeliyor.
Bir başka açıdan, insan artık ruhunu kaybetmiş ve değersiz bir varlık haline gelmiştir. Bu sonsuz tekrar döngüsünde yazgısını değiştirmek için hiçbir çaba göstermiyor. Tarr, insanın iradesini kullanmayı reddettiği sürece esaretten kurtulamayacağını vurguluyor. İnsan, bu döngüde sıkışıp kalmışken, ruhsal ve zihinsel konforunu korumaya çalışıyor. Ancak bu konfor, korkunun dikenli telleriyle çevrili ve düşüşü kaçınılmaz hale getiriyor. Kurtuluş, yalnızca cesaret edebilenler için mümkündür.
Torino Atı, Nietzscheci bir perspektifle “Tanrı’nın mı yoksa insanın mı ölümüne tanıklık ediyoruz?” sorusunu izleyiciye yöneltiyor. Bu soru, “Karanlığa doğru giden bir dünyayı nasıl kurtarabiliriz?” şeklinde de ifade edilebilir. İnsanlığın kıyameti, zihinsel ve ruhsal çöküntü ile kaçınılmaz hale geliyor. Baba Ohlsdorfer eve döndüğünde, fırtınadan korunmak için büyük bir çaba sarf ediyor. Altı gün süren fırtına, su kuyularını kurutuyor ve bir çeşit küçük kıyamet yaşıyorlar.
Übermensch’in Rüzgârına Kapılmak
Nietzsche‘ye göre, insanın iyi ve kötünün ötesine geçmesi, güç istencine hizmet ederek mümkün olur ve bu süreçte kişi übermensch/üstinsan haline gelir. Ancak tarihi ve toplumsal gerçeklikler arasındaki çelişki, bu hedefe ulaşmayı zorlaştırıyor. Übermensch arayışı, birçok insan için uzak bir hayal. Günlük yaşam koşulları altında, çoğumuzun yapabileceği en iyi şey, bu duruma karşı direnmek ve yarın tekrar denemektir. Filmin temel yapısı, hayatın amacını ve varoluşumuzun anlamını sorgulamak üzerine kuruludur.
Kendini tanıma ve anlama süreci, ancak sağlıklı bir toplumda mümkün olabilir. Ancak insan, geçmişin etkisiyle ya da onun esiri olarak yaşamaktadır. Torino Atı, bu kurban edilen insanların hikayesini anlatıyor. Bu nedenle, übermensch ulaşılması zor bir ütopyadır ve ulaşanlar Nietzsche’ye göre bir Tanrı olarak kabul edilir. Diğer bir açıdan bakıldığında, monotonluğa hapsolmuş insan ölmüşken, dirilen Tanrı’dır.
Béla Tarr’ın Tanrısız bir varoluşu tasvir ettiği Torino Atı, sert ve zalim bir evren sunuyor. Filmdeki siyah beyaz tonlar, karakterlerin ruh halini yansıtırken, alt metinde Nietzsche’nin umutsuzluğunu da tasvir ediyor. Atın hareket etmeyi reddetmesi, ışığın sönmesi ve kuyunun kuruması, insanın hayatla olan bağlarının kopmasını simgeliyor. Tüm bu unsurlar, insanın bu dünyada anlam bulamamasının ve içsel çoraklaşmasının göstergeleri olarak karşımıza çıkıyor.
Filmde sürekli sert biçimde esen rüzgâr, Tanrı’nın öfkesi; çoraklaşmış kuyu ise insanın geçmişi ve kökleri olarak yorumlanabilir. Baba, Tanrı’nın yeryüzündeki yansıması; kız ise Meryem Ana olarak değerlendirilebilir. Filmin altı güne odaklanması, Tanrı’nın yaratılışını simgelerken, yedinci günün ne olduğu sorusu akıllarda kalıyor.
Nietzsche, söylemesi gereken her şeyi dile getirmiş ve son şarkısını bir ata sarılarak söylemiştir. Filmdeki at, aslında tüm insanlığı temsil ediyor. Yedinci gün, ölümle sonuçlanan bir boşluk yaratıyor. Rivayetlere göre Nietzsche’nin son sözleri “Mutter, ich bin dumm/Anne ben aptalım.” olmuştur. Bu olay 1889’da gerçekleşmiştir. Film, benzer bir kapanışa davet ediyor ama bu, Béla Tarr’ın hayatı algılama biçimiyle ilgili bir durumdur. Her yönetmen, hayatı ve zamanın geçişini farklı bir şekilde algılar. Torino Atı, bu durumu en iyi örneklerden biri olarak karşımıza çıkar.
Dijital Übermensch
Torino Atı, übermensch ile empati kurma aracı ve hayatın dayattığı her şeye karşı bir eleştiri niteliğindedir. Günümüz dünyasında, tekno-aklın insanlığı hapsettiği gözetim toplumu ve dijital yaşamın rutinlerinden kurtulma çabası, ciddi bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Dijital dünyada eylem, sıradanlık üzerine inşa edilmiş durumda. Bu klişe, sürekli tekrarlanarak insanları aynı rutine hapsederken, dijital varoluş, kendini beğendirme ve kabul ettirme çabası ironik bir biçimde, herkesin ulaşamadığı bir ihtişam gibi gösteriliyor.
Dijital hapishanede, insanlık her gün aynı döngü içinde yaşamaktadır ve bu sıradanlığa anlam yükleyerek soylu bir eylem gerçekleştirdiğini düşünmektedir. Ancak bu, insanlığı dijital düzeneklere hapseden aklın ve gözün, kendimizi görme biçimimizi belirlemesi anlamına geliyor. Hayata kozmik bir düzenden bakmak, gerçekliğe yüklediğimiz anlamı da belirliyor. Dijital bakış, her şeyin anlamını belirsizleştirirken, kimliği belirsiz bir anlatıcının talimatlarını sorgulamadan uygulamaya itiyor.
Çok az insan, “bütün bunların amacı ne, ben kimim ve neden buradayım?” diye kendine soruyor. Belki de Nietzsche’yi deliliğe sürükleyen bu farkındalıktı. Nietzsche, ölümün kaçınılmaz olduğunu ve yaşamayı değerli kılan unsurları dile getirmiştir. Ancak ölümün unutulması üzerine kurulu bir rutin, insanları büyük bir probleme sürüklüyor. Dijital alegoriler ve sanal gölgeler, gerçeklik olarak algılanıyor.
Dijitalin sonsuz tekrar döngüsüne hapsolmuş bir insanlık olarak, yeniden umutlandığımız her an tökezleyip başa dönüyoruz. Bu varoluş mücadelesinde, iyi ve kötünün durumunu tartışırken, asil olanın konumunu unutuyoruz. Dijital dünya, tüm sınırları kaldırarak, Nietzsche’nin de belirttiği gibi insanı iyi ve kötünün ötesine geçirdiğini iddia ediyor. İnsan, dijital hapishaneyi kuranların “güç istenci”ne hizmet ediyor ve böylece ona übermensch olacağı vaadi sunuluyor. Nietzsche’nin “Bugün yenilmiş olsan da yarın tekrar dene” sözü, “Burada zaman ve mekân sınırı yok, her an dene” şeklinde evriliyor. Sonsuz tekrar döngüsü, dijital dünyada yeniden yaşanabilir hale geliyor.
Tarr’ın ortaya koyduğu hikayeden kendi sonuçlarımızı çıkarmaya çalışıyoruz. Bir edebi eseri okurken ya da bir filmi izlerken, aslında yaptığımız budur. Zira yaşamak, yenilgiyi kabul etmek yerine, tüm engellere karşı soylu bir kararlılık göstermektir.
Torino Atı
Yönetmen: Béla Tarr ve Ágnes Hranitzky
Oyuncular: János Derzsi, Erika Bók ve Mihály Kormos




